Tituba’nın hayal dünyasından sızan başka bir dünyaya, başka bir iklime ve başka hayatlara dair bu tuhaf masallar bir süre sonra kızların neşeli ve meraklı dünyalarında ağırlaşıp çürümeye başladılar. Artık Tituba’nın  gecenin karanlığına elmas taneleri gibi saçtığı öyküler, kızların puriten bir kasabanın ruhunu yansıtan dünyalarında histeri nöbetlerine neden oluyordu. Kızlar yabancı olanı, farklı olanı, şaşırtıcı olanı işaret ettiler. Parmaklarını ucu Tituba’yı gösteriyordu, kasabadaki en tekinsiz en siyah kadın oydu. Onları büyülemişti! o korkunç bir cadıydı! Tituba’nın kucağında uyudukları geceleri unuttular, faldan paylarına düşen yakışıklı kocaları unuttular, iyi kızların yastığına şeker bırakan hayaletleri unuttular, Tituba’dan öğrendikleri ne varsa unuttular.

Tituba 1691 yılında 9 yaşında  Elizabeth ve 11 yaşındaki Abigal’in cadılık suçlamalarıyla Salem cadı mahkemesinde yargılandı.  Kendine cadı denilmesinden çok kızlardan sonsuza dek ayrıldığına üzüldü, kucağında uyurlarken küçük kardeşlerini hatırlatan sıcaklıklarını özledi ve kendi kendine bir daha hiçbir beyaza güvenmemeye söz verdi. 1692 yılında serbest bırakıldığında kafasının içinde küçük arılar gibi uğuldayan yüzlerce öyküsüyle kayıplara karıştı.

Ben Tituba’nın hüzünlü öyküsünü ilk kez Eduardo Galeano’dan okudum, Galeano her zaman yaptığı gibi Tituba’nın hikayesini açık bir yarayı şefkatle sarmak ister gibi yazmış. Hayattaki bütün yakınlarını kaybetmiş, haksız yere suçlanmış kendine ait hikayelerinden başka hiçbir şeyi olmayan bir kadına  üç yüz yıl sonra huzurla uyuyacağı bir beşik vermiş.


Eduardo Galeano, Aynalar, Çev; Süleyman Doğru, Sel Yayıncılık.