Yaz tertibi zamanıydı. Durduğumuz hemen her garajdan kulakları sağır eden  davul zurna sesleri yayılıyordu. Biraz hava almak, elimi yüzümü yıkamak için otobüsten her inişimde bu curcunadan yayılan sesler bıçak gibi alnıma saplanıyordu. İzmir’e geldiğimizde başımın ağrısına mide bulantım da eklenmişti. Kendimi iki büklüm garajın tuvaletine attığımda üç kadının lavabonun ortasında ayakta çıplak duran ve sürekli ağlayan 3-4 yaşlarında bir oğlan çocuğunu yıkadıklarını gördüm. Bu şaşırtıcı manzaranın neye işaret ettiğini anlayamadan, niye akşam saatinde bir otogarın lavabosunda sıvı el sabunuyla çocuk yıkamaya çalıştıklarını düşünmeye vakit bulamadan kendimi tuvalete attım ve kusmaya başladım. Öğürtülerimin arasında, kadınların su sesinin içinde kaybolan Arapça konuşmalarını ve çocuğun çığlıklarını duyuyordum. İçim dışıma çıkmıştı ama kendimi eskisinden de kötü hissediyordum. Başım dönüyor, dizlerim titriyor, gözlerim kararıyordu. Başımın dönmesi geçsin diye biraz bekledikten sonra dışarı çıktım ve kendimi bütün tuvaleti kaplamış sabunlu sulara basıp kayarken buldum. Tutunmak için lavabonun mermerine uzanmış ancak ve elime takılan yumuşak bir şeyle beraber sol kolumun üstüne düşmüştüm. Kadınlar lavabodaki çocuğu bırakıp yanıma geldiler ve beni tutup ayağa kaldırdılar. Gömleğimin kolundaki düğmeye takılmış küçük çantayı o anda fark ettim. Lavabonun kenarında duran ve düşmeden can havliyle tutmaya çalıştığım şey buydu işte; üzerinde örümcek adam resmi olan mavi plastik bir sırt çantası. Üstüm başım sırımsıklamdı, kolum zonkluyordu ve başımın ağrısı şimdi daha beterdi. Elimde hala duran örümcek adam çantası, sinirim burnumda kadınlara: “Yerleri berbat etmişsiniz, burada çocuk yıkanır mı” diye avazım çıktığı kadar bağırmaya başladım. O sırada çocuğu farkettim, lavobonun içinde her tarafı sabun köpükleri içinde elini bana doğru uzatmış anlamadığım bir dilde mırıldanır gibi çantasını istiyordu. Sinirle çantasını verdim ve kendinden başka kimseyi düşünmeyenlerin kibriyle kendimi otobüsün içine attım. Yaklaşık on dakika sonra otobüs garajdan çıkarken onları yere gazete kağıdı sermiş, peynir, zeytin, ekmek ve coladan oluşan yemeklerini  yerken gördüm. Saçları hala ıslak olan çocuk üzerine çok büyük gelen giysilerin içinde kaybolmuş, örümcek adamlı çantasını sırtına asmış neşeyle yemek yiyordu. Otobüs, garajı arkada bırakıp köşeyi dönerken onlara son kez  baktım ve kadınlardan birinin çocuğun saçlarını bir mendille kurulamaya çalıştığını gördüm.

İstanbul’a döndükten yaklaşık bir hafta sonra internette gazeteleri okurken bir resim gördüm. Dalgalar Midilli açıklarında batan bir göçmen teknesinden kıyıya, kayıp hayatlardan parçalar taşımıştı. Upuzun kumsal boyunca yayılmış eşyaların içinde mavi bir şeyin parladığını gördüm. Sol kolum o zamandan beri ilk kez deli gibi zonklamaya başladı. Resmi büyüttüm ve dağılan renklerin içinde kırmızı tulumuyla örümcek adamı görür gibi oldum. Henüz bebek tombulluğunu kaybetmemiş köpükler içindeki küçük gövdeyi, bir otogardaki lavaboda sıvı el sabunuyla cocuk yıkamaya çalışan o umutlu kadınları ve bir yaz akşamına karışan hayallerini düşündüm.


Salondaki kanapeye ve kitaba geri döndüğümde sol kolum hala testereyle kesilir gibi ağrıyordu. Yeti’ye “Sol kolum gene çok ağrıyor” dedim.  Yeti, bana baktı ve her zamanki gibi en doğru teşhisi koydu; “Bence senin kolun ağrımıyor, kalbin sızlıyor” dedi. Evet bu yazdan beri kalbim çok sızlıyor ve bir arı kovanı gibi hiç durmadan uğulduyor.


Lavaboda çocuk yıkanmaz tamam. Peki tuzlu suda çocuk yıkanır mı ve örümcek adam yüzme bilir mi? Biri bana söylesin lütfen.



Barış Bıçakçı, Sinek Isırıklarının Müellifi, İletişim Yayınları.

home ../../../../Anasayfa.html