Biz Yeti’yle ertesi kış benim okulum, onun askerliği bitmeden, henüz işe girmeden ve tek kuruş para kazanmadan evleniyoruz. Niye öyle yapıyoruz bu cesareti nereden buluyoruz bilmiyorum ama evlenmekle kalmayıp bir de senesinde çocuk yaptığımızı düşününce o zamanki bize bayağı acıyorum. B, ile kopuş işte burada başlıyor. Onlar M, ile beraber bizden daha akıllı davranıp daha geç evleniyor ve iş bulmak konusunda çok daha şanslı oluyorlar. O zamanlar B, beni sık sık  öğleden sonraları işten arıyor; bazen “akşama bi şeyler yapalım, kız kıza içmeye gidelim” diyor,  bazen  de canı sinemaya gitmek istiyor. Ben, her seferinde  “gelemem çocuk var” diyorum. “ Yeti baksın bu akşamlık” diyor. Yeti’nin ruhsal olarak kızımdan daha çok bakıma ihtiyacı olduğunu söylemiyorum. “ Bakamaz, çocuk uyurken yanında beni istiyor” diyorum ve peşine bir yığın başka mazeret ekliyorum. Ama hiçbiri gerçek değil. Gerçek; benim ve Yeti’nin her Allah’ın günü kıta aşarak işe gittiğimiz, her akşam bütün velilerden sonra çocuğumuzu almaya yetişebildiğimiz, hiç sevmediğimiz işlerde hakkımız olanın altında bir maaşla deli gibi çalışıp, akşamları evin kapısına ölü bir balık gibi vurduğumuz ve Yeti’yle haftanın en az dört günü küs olduğumuz. Hayat bizi çok yoruyor, küskün, kırgın ve öfkeliyiz. B’nin beraber vakit geçirmek konusunda ısrarları belli aralıklarla devam ediyor. . B’nun vicdan azabıyla koşarak yuvadan almaya gittiği iki yaşında bir çocuğu yok. B’nun öğlen 11 gibi gittiği işi, yeni aldıkları evlerine sadece bir durak. Eğer canı istemezse evden çalışmak gibi bir lüksü her zaman var. B bütün zarafetiyle hayatın içinde beyaz bir kuğu gibi süzülerek yüzüyor.  Mutlu, umutkar ve sevecen..  Neşe içinde arayıp bazen kız kıza bazen eskisi gibi dördümüzün beraber olacağı tatil,  sinema, bar, yurtdışı  programları yapıyor ve her nasılsa benim bir sabah uyandığımda kendimi Gregor Samsa gibi hamam böceğine dönüşmüş olarak bulmaktan korktuğumu anlamıyor.  En sonunda sürekli mazeret uydurmaktan bıkıp iştekilere “B, ararsa yok deyin”  diyorum. Böylece araya hayat, zaman, gündelik telaşlar ve hayallerle geçen uzun seneler giriyor. Bu süre zarfında ortak arkadaşlar vasıtasıyla birbirimizden haberler alıp selamlar söylüyoruz. Birbirimize küs değiliz, kırgın hiç değiliz sadece zaman içinde hayatın başka yollarına dalmış kendini büyütmeye çalışan iki hayalperest kadınız. Son konuşmamız bir yaz günü öğleden sonra oluyor.  Hiç ummadığım bir anda beni evden telefonla arıyor ve çok sıcak, çok içten bir sesle “Dün akşam seni rüyamda gördüm üzgün görünüyordun, iyi misin, her şey yolunda mı?” diyor. Aradan geçen bunca seneye rağmen hala üzgün olduğumu düşünmesine içten içe kızıyorum. Çünkü; üzgünüm. Çünkü; hayatımı derleyip toplamak için yaptığım bohçanın uçları bir türlü kavuşmuyor. Çünkü; bu sabah hamile olduğu öğrendim ve çocuğu doğurmak istemiyorum. Çünkü; çok debeleniyorum. Çünkü; çok yorgunum. Çünkü; gece, gündüz, hafta içi hafta sonu hep çalışıyorum. Çünkü; kızım okulda yaptığı resimlerde bazen evimizi gri’ye boyuyor ve kendini hep evin dışında çiziyor.  Çünkü; ütülemek için nemli nemli kaldırdığım bütün çamaşırlar küflenmiş. Sen aramadan hemen önce hepsini attım. Çünkü; ütü yapacak enerjim yok. Çünkü; kimseye kendimi anlatmak istemiyorum. Bütün bunların yerine samimiyetsizce şakıyorum “ Çok iyiyim” , “Her şey mükemmel” diyorum. Kullandığım her cümle yapış yapış bir sahtelikle ahizeye yapışıyor. Kuru, donuk bir sabırsızlıkla konuşmayı bir an önce sonlandırıyorum ve banyoya gidip kusuyorum. B ile on sene önce yaptığımız bu konuşma son konuşmamız oluyor. Bir daha hiç aramıyor. O kırçıllı, sabırsız sesi bir daha hiç duymuyorum. 
Bu birbirimizden habersiz geçen on yılın sonunda yaz başında tuhaf bir rüya görüyorum: Yurdun oralarda yürürken önünden  geçtiğim bir cafede M’ye rastlıyorum. Kısa saçlı bir kadınla beraber masada oturuyorlar. Kadını bir yerlerden tanıyorum ama çıkaramıyorum. Masanın ortasında cam bir bardak var M ve kadın aynı bardağı tutuyorlar ve parmakları birbirine değiyor. Sevgili olduklarını anlıyorum ve içim cız ediyor. Onları görmemiş gibi yaparak ilerliyorum ve biraz ilerde B’ya rastlıyorum. Çocuk gibi seviniyorum onu gördüğüme, nasıl özlemişim ve bu kadar özlediğimi nasıl fark etmemişim şaşıyorum. Az önce “M’yi gördüm” diyorum. Kısa saçlı kadından hiç bahsetmiyorum. B: “Uzunca bir  zamandır M ile ayrı evlerde yaşadıklarını, kendisinin uzağa taşındığını” söylüyor. “Nereye taşındın, karşıya mı? Diyorum.  Çok iyi bildiğim muzip gülüşüyle yüzüme bakıyor sadece. Çantamdan kağıt, kalem çıkarıp uzatıyorum. “Şuraya adresini yaz” diyorum. “ Sen gelemezsin çok uzak bir yere taşındım ben, bulamazsın yolu” diyor . Kızıyorum “ Saçmalama” diyorum ve kalemi ellerine tutuşturmaya çalışıyorum. Ama bir tuhaflık hissediyorum; elleri buz gibi, kızakla saatlerce kaydığımız o geceden bile daha soğuk. Ürperiyorum.  “ Çok üşümüşsün, niye bu kadar üşüdün ki sen” diyorum ve gecenin ortasında tuhaf bir kederle uyanıyorum.

Ertesi sabah uyanır uyanmaz bendeki eski telefonundan B’yu arıyorum. “Aradığınız numara kullanılmamakta” diyor karşıdaki ses. Numarayı kontrol edip 3-4 kere daha arıyorum ve her seferinde aynı nadan sese çarpıyorum. Yeti: “M’nin ofis numarası aynıdır onu ara” diyor. M’nin ofisi arıyorum. Sekreter kız M Bey toplantıda “Kim aradı diyeyim?” diyor. Adımı vermek istemiyorum. M’ye “seneler sonra acayip bir rüyadan sonra merak ettim aradım” demek istemiyorum. “Ben sonra ararım” diyerek kapatıyorum. Sonra gün, aynı gündelik hayhuylarla geçiyor. İşe gidiyorum, eve geliyorum, tezimi yazmaya çalışıyorum, anneme gidiyorum, yemek yapıyorum, uyuyorum ve B’yu da rüyayı da unutuyorum. Her ikisi de güneşi görünce eriyen karlar gibi yavaş yavaş hafızamın toprağına karışıyorlar.


Çok kısa bir süre sonra B’ yu da tanıyan yurt arkadaşlarımızla Ada’da buluşup eski günleri yad ederek çok eğlenip çok güldüğümüz bir gün geçiriyoruz. Günün sonunda vapura doğru yürürken bir an için önümüzde yürüyen kadını B’ya benzetiyorum ve keşke o da aramızda olsaydı diyorum. “ Öldü o biliyorsun değil mi” diyor H.  “ Öldü mü? , B mu? B öldü mü yani?   Bizim B? , M’nin B mu?, Nasıl öldü, Ne zaman öldü, Niye öldü, Niye benim haberim yok” diyorum. Göğsümün üzerinde bir öküz oturuyor şimdi, nefes alamıyorum. Sanki o dakika ölmüş gibi ağlamamak için kendimi zor tutarak  “M’yi aramam lazım, hemen M’yi aramalıyım” diyorum. “M, artık başkasıyla birlikte yaşıyor, arama istersen” diyorlar ve uzun zamandır albüm yapmayan kısa saçlı şarkıcı kadının adını söylüyorlar. Rüyamda M ile beraber görüp nereden tanıdığımı çıkaramadığım kadının kim olduğunu biliyorum artık.


İki aydır yolda arkadan gördüğüm her düz saçlı, uzun boylu kadını B’ya benzetiyorum. Her seferinde ilk beş on saniye öldüğünü unutup seviniyorum sonra rüyamda “Ben artık çok uzak bir yere taşındım, sen yolu bulamazsın” dediğini hatırlıyorum. Bugün de aynısı oldu Kadıköy’de Mephisto’nun önünden geçerken bir an için sadece kısacık bir an için içerdeki kalabalığın içinde onu gördüğümü sandım ve Mephisto’ya girdim. Gözüme ilk çarpan Metis’in 2016 Rüyalar Ajandası oldu. Hiç tereddüt etmeden aldım ve yan sokakta B’nin şerefine bir bira söyleyip Ajandayı rastgele açtım. “ Rüyalarınıza dikkat edin: ruhun sirenleridir onlar. Şarkı söyleyerek çağırırlar bizi. Peşlerine düşeriz ve belki bir  daha geri dönemeyiz” yazıyordu. Gustave Flaubert’in bu sözünü B’dan bana gelen bir armağan gibi aldım ve bütün ruhuyla kabul edip, kalbimin üstüne koydum.


Bu yazıyı yazarken eski albümlerin içinden B ile yurt odasında, kantinde, Çiçek Pasajı’nda ve  Harbiye’deki evde beraber çekilmiş dört fotoğrafımızı buldum ve Rüyalar Ajandası’nın içine koydum.  Niyetim bu yazının içine o güzelim gençlik fotoğraflarımızı da koymaktı. Ama sonra niyeyse B’nun bunu istemeyeceğini düşünüp vaz geçtim ve onların yerine başka zamanlardan ve başka hayatlardan bizi hatırlatan, henüz neşelerini, hayallerini kaybetmemiş olduklarını düşündüğüm başka kadınların resimlerini koydum.


Güzel uykuların olsun B’cum.

home ../../../../Anasayfa.html