Kocanızın ve hemen arkasından oğlunuzun talihsiz bir şekilde ölümüne o kadar çok üzüldüm ki inanın tedirgin ve mahçup sessizliğinize hayret ettim. Daha çok bağırıp, daha çok ağlayabilirdiniz. Çünkü gözyaşları aynı yağmurun toprağa yaptığını ruhumuza yapar. Yıkar, temizler, zehri şifaya dönüştürür ve bizi daha çabuk iyileştirir. Ama belki o zamanlar ağlamak, feryat etmek bir kadın için taşıdığı kederden bile daha korkunç bir geleceğe işaret ediyordu, kim bilir?

Aslında büyük kayıplarla henüz çocukluğunda karşılaşmış ve kervan yolcularının taşıdığı veba ile bütün ailesini kaybetmiş küçük bir kız için hayat şimdi romatizmalarınız için kullandığınız kurumuş beyaz kurtçuklar kadar kekremsi bir lezzete sahip olmalı. İnanın sizi hiç kınamıyorum zaten haddim de değil.

Yine de hayatınızda güzel şeyler de olmuş mesela ilk oğlunuzun sağlıklı doğumu, evliliğinizin ilk yıllarında yaşadığınız kısmen rahat hayat, yetim bir kız için göz alıcı sayılabilecek bir çeyiz ve hiç bıkmadan on iki taş oynayabileceğiniz iyi huylu kadın arkadaşlar. Bir de tabii simsiyah saçlarıyla tezat oluşturacak güzel yeşil gözlerin hüzünle parladığı Allah vergisi bir güzellik .Öykünüzü ilk okuduğumda gözüme çarpan, sizin fare yılında kocanızın ise öküz yılında doğmasından kaynaklanan ve beraberliğinizin kısmeti için sadece 3 günle sınırlı “talihli düğün gününüzün” olması. Eğer talihli düğün günü sayınız daha çok olsaydı ve düğün hediyesi olarak eşinizin ailesine gönderdiğiniz içlerinde 4 kırmızı balık ve iki çubuk olan kasenin balık ve çubukları talih tanrısının hatırına altın olsaydı, belki evliliğinizin ilerleyen günlerinde bu kadar sıkıntı çekmezdiniz. Şüphesiz Fare  ya da Öküz yılında doğmuş olmak ne sizin ne de talihsiz kocanızın seçimiydi. Ancak belki bu üç gün meselesi anlaşıldığında ısrarcı olmamak lazımdı..Çünkü festivaller dışında eşinizle hiç karşılaşmamış ve güzelliğinizin solacağı kadar yaş almamıştınız. Şimdi 17 yaşında evlenenlerin çocuk olduğu var sayılıyor.Yine de bu hayat kederiyle, neşesiyle sizin kaderinizmiş. Siz benim keşkelerime bakmayınız, size akıl veren bir münasebetsiz gibi görünmek istemem.

Şu devam ettiğiniz toplantılar, küçük paralarla oynadığınız on iki taş ve işlediğiniz esans torbaları size en sonunda geri kazandığınız toprak parçası kadar iyi gelecektir hiç birini bırakmayın. Bir de ara sıra şarap içmenizde de hiç bir mahsur yok, şimdi şarabın kalbe iyi geldiği, ömrü uzattığı ve kederi neşeye çevirdiği söyleniyor. Bu kadar sıkıntıdan sonra biraz neşelenmek sizin de hakkınız ve inanın bana sizin oynadığınız şey kumar falan değil sakın vicdan azabına kapılıp manastıra yarım kilodan fazla un bağışlamayın. Önümüzdeki kış sert geçecek diyorlar fazladan ununuz bir köşede hep bulunsun. Sevgiyle kalın.

Dul Bayan Ah-Long’un (888-947) hikayesini Susan Whıtfıeld’in İpek Yolu’nda Yaşam adlı kitabında okudum. S. Wıhitfield XI.yy öncesi döneme ait Dunhang mağaralarında bulunmuş el yazmalarından yola çıkarak dönemin İpek Yolu güzergahındaki toplulukların sosyal ve ekonomik tarihlerini inceleyerek çok etkilendiğim bir mikro tarih çalışması yapmış.


İpek Yolu’nun ulaştığı tüm coğrafyalarda, yaşayan, seyahat eden, savaşan, ticaret yapan sıradan insanların kendileri gibi sıradan ve muhteşem hayatlarını, o  dönemin en önemli tanığı Dunhang parşömenleri, Song kazıları ve Tibet kralları tarih kayıtlarından hareketle öykülemiş. Kitapta, Tacirin Öyküsü, Memurun Öyküsü, Keşişin Öyküsü, Ressamın Öyküsü gibi on tane birbirinden güzel insan öyküsü var.

Tarihi ama özellikle mikro tarihi sevenlerin ellerinden düşüremeyeceğine inandığım bu kitap benim sürekli başucumda durmasını istediğim kulenin en imtiyazlılarından biridir. Buradan, içinde yaşadığım coğrafyanın bataklığa dönmüş ikliminden sıkıldıkça başka hayatlar ve başka zamanlar ararım. Şimdinin karanlığını geçmişinkiyle değiştirmek bana hemen her zaman  iyi gelir.


Susan Whıtfıeld, İpek Yolu’nda Yaşam, çeviri;Semih Aydın, İnkılap Yayınları

home ../../../../Anasayfa.html