Ursula Le Guin, tıpkı derinlerde gezen saklı kadınlık bilgisi ve hayat ümidi gibi farkına varmakta geç kaldığım yazarlardan. Onu bir yazar olmaktan önceki  ebedi ve ezeli sıfatıyla bir “kadın” yazar olarak okurken hem içimdeki ejderhaların karanlığı hem de tanrıçaların zamandışılığı ile karşılaştım. Ve gördüm ki dünyayı geçmişle bugüne bağlayan eklem yerini kadınlığın içdenizi kuşatıyor. “Ütopyalar imkansızdır ama bu yazılmalarına engel değildir” diyen Ursula, “Hep Yuvaya Dönmek” adlı kitabında bizden çok uzak bir gelecekte yaşayacak olan Keş halkının arkeolojisini ortaya çıkarırken Kuzey Baykuşu’nun hikayesinde, tanrıçaların ışıldayan kemiklerini toplar. Binlerce yıla yayılan uçsuz bucaksız sonsuzluğa dağılmış, ufalanmış, ezilmiş, üstüne basılmış ve yok sayılmış kemiklerdir bunlar. Üzerlerinde Diana’nın, Hera’nın ve büyücü Hekate’nin gümüş tozları vardır. Kitabın ilk başında ısırganların, dikenli çalıların ve çamurla kaplı hendeklerin arasında bu kemikleri bulmak için hep yanlış yerleri kazdığını söylese de Kuzey Baykuşu ile birlikte bir kız çocuğundan yaşlı bir kadına doğru çıkılan yolculukta bu kemikleri gömüldüğü yerden çıkarıp bizi Ay Uvakuva’sının adandığı tanrıça ile tanıştırır. Mitlerin, masalların, rüyaların ve kollektif bilinçdışının yarattığı arketiplerin, iç görü ve büyüme açısından son derece önemli olduğuna ve gölgeleriyle tanışmamış bir ruhun kayıp bir ruh olduğuna inanan Ursula’nın en büyük hediyesi işte bu gümüş tozuyla parlamış kemiklerle bizi bir daha kopmayacak biçimde Ana Tanrıça’ya ve kadim çağlardaki dişil teolojiye bağlamasıdır.


Kadına sadece genç olduğunda değerli olduğunu hissettiren ve etrafında kozmetik, moda, estetik gibi devasa bir endüstri oluşturan bu modern zaman cangılına yenik düşen tüm mitler gibi tanrıça miti de tek yüzlü ve mahremiyetinden kopuktur.  Oysa bu mahremiyet, Ay ile simgelenen ana tanrıçanın barındığı sonsuz karanlığın bilgisini taşır. Güneş; tüm yakıcılığı, parlaklığı ve saldırganlığı ile eril bir enerjiyi yani erkek doğasını, Zeus, Apollon, Jüpiter gibi saldırgan tanrıları anlatırken Ay; dişil, yumuşak, şefkatli ve karanlığın bilgisi ile donanmış tanrıçaları anlatır.

Ay’ın Hilal, Dolunay ve Küçülen Ay halleri kadının arketipsel yaşamöyküsüne karşılık gelir. Henüz dünyevi bağların dokunmadığı, kendi ormanında yaşayan tarıça Diana, ayın incecik gümüş bir bilezik gibi parladığı Hilal döneminin yüzüdür. Ancak buradaki bakirelik, kadınlığın  “el değmemişlik” de ifadesini bulan kaba, hoyrat tanımına değil, hayatın vaatlerine ve hülyalarına doğru cesurca koştuğu henüz mahremiyetin bilgisine sahip olmadığı zamanlara doğru açılır. Tanrıça Hera ise içindeki tohumla hayat verdiğimiz tüm evreni, doğurduğumuz tüm hayalleri  ve  hayatları kuşatan kadının gebelik hali olan Dolunay’dır. Kadınlığın son ve en kıymetli dönemi olan, bilgeliğin bütün mahremetiyle donanmış ve ebedi dönüşe hazırlanmış Küçülen Ay hali ise bilge kocakarı Hekate’nin gizlerini barındır. Kadınlığın üç farklı dönemini ve üç güzel yüzünü birden kuşatan Ay’ın evrelerinde, kadınlığa geçişin simgesi gümüş bilezik, Diana’nın, Dolunay’ın gebe karnını tutan ve bizi hem Hilal’e hem de Küçülen Ay’a bağlayan kemikten kuşak Hera’nın ve karanlıkta havlayan köpekler de Hekate’nin dir.


İç güdüsel, yönelimi ve sezgileri ifade eden köpeklerin Ay’a doğru bakarak ulumaları, Ay’ın sadece kadınların bilgisine açılmış karanlık yüzünü korumak içindir. Bu yüzden Tanrıça Hekate’nin en eski hayvanlarından biri olan köpek kadınlığın geçmişe ve geleceğe saçılmış gümüş kemiklerini bulmak ve  korumak için vazgeçilmezdir. Kadınlığın iffetli, iffetsiz bütün halleri ve gölgeleri ile kuşatılmış bu üç yüzlü tanrıçanın gümüş halesi tek tanrılı dinlere geçerken son halesini bakire Merye’min başına koymuş ve sonra kaybolmuştur. Bu gümüşten hale zamanla eril prensipten etkilenip Güneş’in altın rengine bürünse de özünde kadınlığın tüm gizli, baştan çıkarıcı bilgisiyle donanmış ve köpeklerin ulumalarıyla korunmuş olarak Meryem’in başında durur. Bu hale çok eski bir hikayenin bizi kopmaz bir zincirle annemize, kızımıza ve bütün kadim kadınlık bilgisine bağlayan son gümüş halkasıdır.

“Hep Yuvaya Dönmek”deki Kuzey Baykuşu’nun bir kadın olarak erginleme sürecini okumak bana sadece genç ve ümitsiz bir kadın olan kendi gölgemi avutma hüneri vermedi aynı zamanda yakın bir gelecekte kocakarıya dönüşecek olan Küçülen Ay’ımla da barışma ümidi verdi. Onun gibi büyükannemden kalan gümüş bileziği koluma takıp önce Diana’nın ışığı ile sonra Hera’nın kemiklerden yapılmış kuşağı ile barıştım ve Hekate’nin bilgeliğine kavuşmak için sabırsızlandım.


Ursula, bir makalesinde “Eğer Anteres yıldızından gelen bir uzay gemisi dünyaya inse ve içimizden birini insan soyunun tek ve en kıymetli üyesi olarak götürmek istese onlara kadınlığın kadim bilgisi ile donanmış bir kocakarıyı götürmelerini söylerdim” demiş. Ben de eğer imkanım olsaydı Anteres’e gidecek bir gemiye en çok yakışan kişinin önümüzdeki Ekim’de 87 yaşına basacak olan Ursula’nın kendisi olduğunu söylemek isterdim. Hekate’nin bütün kadim bilgileriyle donanmış ve Ay’dan düşen bütün gümüş kemikleri toplamış olan Ursula’ya yol hediyesi olarak da bir demet mavi çançiçeği, kara ibikli alakarganın kuyruk tüyünü, Ay Uvakuvası’nda söylenen Geyik Dansı Şarkısını ve ulumaktan hiç  yorulmayacak boz renkli köpeği verirdim. Ay’ın karanlık yüzündeki kadınlık mahremiyeti orada öylece gümüşten ışıklarıyla dursun ve tanrıçanın üç güzel yüzü birbirlerinden hiç ayrılmasın diye.

Hep Yuvaya Dönmek, Ursula Le Guin, Çeviren : Cemal Yardımcı, Ayrıntı Yayınları.


Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar, Ursula Le Guin,  Hazırlayanlar: Deniz Erksan, Bülent Somay, Müge Gürsoy Sökmen, Metis Yayınları.


İçimizdeki Tanrıça, Manuella Dunn Mascetti, Çeviren: Belkıs Çorakçı. Doğan Kitap.